Sezer Esensoy Çiçek tarafından yazılmış tüm yazılar

Karın Ardından

Karın ardından yağmur yağıyor…
Onunla konuştuk..çok hoştu yine. Kişiliğiyle bütünleşen bir çocuk hali var. En küçük evlat olduğundan mı? Henüz evlenmediğinden mi? Ardından yetişen kuzenleri, onların  çocukları..hiçbiri o denli masum bakmıyor. Sanki halalarına arkadaş olmak için olgunlaşmışlar!

Eastern-Tailed-Blue-Butterfly

Aşkın Sürekliliği

Mutluluk dolu bir ana dokunmaktır, aşk, kendini bildin bileli beklediğin dakikaların geldiğini henüz kavrayamadığın bir noktada sırılsıklam olmak.
Devam edebilmesi için karşılıklı emeğe ihtiyaç var. Bir yeterlilik ve gereklilik sürecine dayanır neticede aşk.
Mesut eden dakikaların sürmesi birbirini anlamaya, güven hissi duymaya bağlı.
Paylaşılan yaşantıların neşesiyle coşmaktır, bildiğin.
Aldığın haz, sonsuzluk yolunda yiter gider, bu doğaldır; o dönemlerde yerine değişik yaşayışlar geçirme önem kazanır. Her iki tarafı güçlendirir bu. İlişki tazelenir böylece.
Bir ilişkinin doğuşuna sebep, farkına varamasak da anında, türün devamı problemi mi yoksa sadece hayat arkadaşı edinme derinliği mi?
Bedensel mi, ruhsal mı etkime? Fikri bir bağ mı kurulan… İçkinliği mi kasıp kavuran?
Adım adım dünya tatlısı bir varlığın soluğunu hissedecek olma arzusu bütünler birbiri için çarpan yürekleri kuşkusuz…
Neden nasıl demeden tatmalı kişi, büyüleyen duygulanım halini.

405432_10150543481072450_604042449_8698090_250058806_nFoto.alıntıdır.

Kötülük

Gülüşleri çınlatıyor evimizi, sarılışları renk katıyor hayatıma; verilen çabalar..bağları koruyarak güçlendirmek beraberliği… Bir çınar bu aile, yeni dallar eklendikçe devleşiyor. Çınarlar birbirine karışıyor sonra… Dallar kenetleniyor. Yaşadıkça sürgün veriyor, sürgün verdikçe yaşıyor.
Kararan gece, dinlenen doğa..uyumayan kötülük, veryansın eden insanlığım… Sorgulamaya açılan gözlerim; ummadığı şekilde şaşkınlığa uğrayan bilincim. Kötülüğün “yalnız” saydığı köklerim harekete geçiyor. Veren ellerimiz kırılmaya çalışılıyor ya! Bir çınara nasıl değer kötülüğün eli?
Benim olana dil uzatan, el koyan cezalandırılmayacak mı? Kaçıp gitmek onun karı mı, netice olarak bir yaptırım uygulanmayacak mı? Şimdi onu öğreneceğiz.
Önceden de çok defa cezasız kalan vakalar yaşamadık mı? Kötülüğün yayılmaması lazım… İyilik başımızın tacı, hep baskın gelmeli.  Bozulmamalı yaşam programımız; gelecek planı, dengeleri korumaya odaklı yapılır.
Gerçeklik, her zaman kötülüğe karşı savaşımın var olduğu yönünde. Vazgeçmeyelim umutla gelecek günleri düşlemekten, bir çırpıda söylenen bir şarkı olsun, yüreğimdeki kıvılcıma eş kardeşlik! Koruyalım iyilikle dolu yüreklerimizi, yurdumuzu bezeyen iç içe çınarlar bırakmasın bizi; duamız, “doğru yoldan ayırma bizi, Tanrım” değil mi?
Başkalarının dünyasını yıkmaya ne hakkı var, şeytan o! Sığar mı insanlığa? Sadece bir sınava bağlı  yaşam! Olumlu adımlarla gitmeli hayatın içinden. Parmağını kıpırdatman hayatını değiştirebilir. Bir kıpırdanış çok şeye mal olabilir. İlişkilerini etkilemekten tut da yaşam alanını değiştirmeye dek varabilir. İçinden çıkılması güç bir ortamda bulunmaktan ne zevk alır ki insan? Ancak, içinde kötülük tohumu barındıranlar güzel şeylere layık değildir, ne denli isteseler de! Onlar zaten hep olmadık şeyler isterler; çaldıkları bir dünyayı! Nasıl mutlanır insan başkasından koparıp aldığı bir yaşamda, mutsuz ederek aynı zamanda diğerlerini de.
Ona “insan” demek hata esasen!

Dali1S. Dali’ye ait bir resim.

Laftan Lafa

                                                                               9 Ağustos
Ramazan Bayramının ikinci günü. Erken uyandım. Okuyayım, dedim. Üç saat kitap okuduktan sonra kahvaltımı hazırladım. Çay demleme, ekmek fırınlama, kahvaltı derken bir saat geçti. Yeniden okumaya başladım..yarım saat içinde içim dışım gururlanmanın neşesiyle doldu; yazmak istedim:
Sevgili arkadaşım,
“Güzel yazıyorsun, bilgiyi geleceğe taşımayı başardığını düşünüyorum. Seni tanımış olmak, beni mutlandırıyor. Yeni eserlerin ışık tutsun bizden sonrasına da.
Bulunduğu çağda yön gösterici olabiliyorsa kişi, yol almıştır. Dağarcığındakini geleceğe aktarabiliyorsa başarılıdır. Eserinde hikaye ile tiyatroyu birleştirebilme gücünü göstermen, böylelikle genç nesle daha kolay ulaşabilme olanağı bulman sevindirici. Coşkunu alkışlıyorum.”
Gün sürüyor…
Anladım ki, insanlara hitap ederken bazen “olumsuzluk ifade ettiği düşünülürse” diye sonradan üzüntü duyarak andığım sözlerimin dayandıkları önemli noktalar varmış… Başka bir sevinç unsuru oldu benim için bunu keşfetmek bugün. Söylenenlerin bir sebebi olmalı; hoşa gitmese bile.  Her zaman bayram dileklerinde bulunurken, bayram neşesi içinde geçsin günleriniz, derim; gerçekten bayram ne denli neşeli günlerden oluşan bir  zincirmiş.
Hayatıma anlam katan her şey için teşekkür ediyorum sana Tanrım! Çocuktum, her ikisi de iri mavi gözlerini çevirip bana, manalı bakan gözlerin var, demişlerdi. Bu kelime lügatıma böyle girdi nerdeyse… O günden beri mana arıyorum her işte, her solukta; öyle geldiğince yaşanmamalı,  her anın bir anlamı olmalı. Anlamlandırıyorum dakikalarımı, bunun için yaşıyorum adeta. Kendimi boşlukta hissettiğim olmuyor değil, kıvranıyorum o zaman. Diyor ki bana, hep bir şeylerle meşgul olduğun için boş durmayı bilmiyorsun. Bir yandan uğraşı gayreti içinde olduğumu karşımdakine fark ettirdiğime sevinmeli miyim? Diğer yandan bir yere gittiğimde-mesela bir ziyarete- nasıl oturacağımı bilemememe üzülmeli miyim? Ona kalırsa üzülmeliyim herhalde. Yok yok üzülmemi istemez o, sadece köşesine çekilen bir yaşlı olsam canım sıkılır, diye düşünüyordur. Alıştırmalıyım kendimi boş geçecek günlere, böyle olmasını istemem gerçi! Son anıma dek uğraşmak isterim sapla çöple.
Tüm bunları neden yazıyorum? Bir anı olsun bugünden yarına. Yalnız geçen anlarımı böyle doldurdum, diyebilmek içindir belki. Kimi hiç yalnız kalmak istemiyor, aslında insan, yapı olarak uygun değil buna. Öyle ama, baktığında çevrene ne çok yalnız insan görüyorsun; yalnızlıktan kurtulmak için çaba sarf eden insanlar. Yalnız kalmamak için evlenirim belki bir gün, demişti. Yanında biri varken de yalnızlık duyabilir kişi, bu korkunçtur diyemeyeceğim. Çünkü bu da yaşamın bir parçası ve insanoğlu her durumda nasıl davranacağına dair yol yordam geliştirmelidir. Her olumsuz halden kurtulacağı bir kaçış noktası bulmalıdır.
Çok mu yöntem belirtme sevdasına düştüm, sıkıyor muyum karşımdakini bilmem. Şöyle olmalıdır, şu şekilde yapmalıdır derim hep. Anlatılmak isteneni bazen hikaye yolu ile anlatmak daha etkili olabilir… Karşılıklı konuşuyormuş gibi yazılan yazıları okumayı severim.
Yürüyüşe çıkmak talebim, gazete almalıyım, kitap eki çıktı her cuma olduğu gibi. Bak yine aynı şeyi yaptım:-meli, -malı!
Ünlü Yazarların Favori Açılışları başlıklı yazıda ünlü yazarlara en sevdikleri giriş cümlelerini sordukları röportajlara yer verilmiş… En sevdiğim giriş cümlesi Virginia Woolf’un Dalgalar adlı eserinden: ‘’Güneş henüz doğmamıştı. Deniz gökyüzünden ayırt edilemiyordu, tek fark denizin buruşuk bir örtü gibi hafifçe kırışmış olmasıydı.’’ İlknur Özdemir çevirisi. Aslında “giriş”in tüm satırları çok hoşuma gitti. İyi tercüme edilmiş, duyguyu geçiriyor. Çeviri önemli bence.
Yazdıklarımı okumalıyım sık sık. Okuduğumda beğeniyorum, her zaman olmasa da. Daha programlı olmalıyım. Genel olarak neyi, ne zaman istersem o zaman yapan biriyim, programımı isteklerim doğrultusunda oluşturuyorum senin anlayacağın. Bu işi bir ofis ortamına dönüştürebilirim açıkçası.
Jonathan Franzen’in sevdiği cümle de hoşuma gitti: ‘’Josef K. iftiraya uğramış olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde bir sabah tutuklandı.’’ Franz Kafka’dan Dava, Ahmet Cemal çevirisi.
Kendimi anlatmam zordu… Takip ettiğim bir blog yazarı uzun uzun kendinden bahsediyordu; köşesini okuduğu kişiyi tanımak istediğinden, onu okuyanların da onu tanımak isteyeceklerinden… Önce ne gerek var, bu denli ayrıntıya demiştim sonradan kafama takıldı: ben kendimi tanıyor muydum? Biraz da benim hikayem bu belki. Öyle ya, okuduklarım, gözlemlerim, gözleyemediklerim, yaşadıklarım oldu, konu! Oysa kendimden bahsetmek değil amacım salt. Hikaye yazmayı isterim, okullarda yazdık tabii, hatta ilk hikayemi yazdığımda sekiz yaşındaydım, öğretmenimiz ödev olarak vermişti; konu: başımızdan geçen ilginç bir olayı anlatacaktık, hikaye şeklinde. Beyoğlu’nda kaybolduğum günü yazmıştım… Annemlerle vitrine bakarken birden etrafımda kimsenin olmadığını görüp ağlamaya başladığımı, gayri Müslim bir bayanın beni elimden tutup tarif ettiğim gibi evimin olduğu yere getirdiğini, orada durakta annemle babamın beni beklediğini..”evin yolunu biliyor, gelecektir” demişler… “Evi biliyorsun, ağlamaya ne gerek var; ağlayıp dikkat çekmeye..ya kötü biriyle karşılaşsaydın” şeklinde çıkışmalara maruz kalışımı… Unutamadığım, o vatandaşın güven veren avucunda can bulan minik parmaklar dünyayı kucaklamışlardı o gün.
Bu akşam Kemal Sayar’ın Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez adlı kitabını okumayı bitirdim. En favori bitiş cümlesi bu eserinki olurdu: ‘’Kelimeler bize nasıl da yanıltıcı bir iktidar hissi veriyor değil mi? Ben pek yerleşik bir ruh değilim, yerimden kımıldamayı severim, bir kurumda dört yıldan fazla kaldığım olmadı. Bu dünyada iç rahatımın yerinde olduğu söylenemez. Dünyadaki gurbetin, ‘evinde olamama’ hissinin, dünyayı bir türlü yurt belleyememenin hüznünü içimde sürekli gezdirdim. ‘Suların ötesindeki ülke’yi arayıp duruyorum. Şimdi kendi yazıma karışıp da kaybolma vakti geldi. Allahaısmarladık!’’
Hep bir dostla konuşuyorum sanki bir kitabı okurken diyorum ya, dostla söyleşi bitti. Olsun, elimde bir başka kitabı daha var şu an… Demek ki, okurun, yazarın yeni kitabının çıkmasını beklemesi böyle bir şey! Eski yıllarda bir yazara ait sadece bir, bilemedin iki eser okurdum, o da fikir edinmek için. Böylesi peşlerine takılıp gidişim yeni yeni. Gençlik yıllarında Özdemir Asaf’ın şiir kitaplarına önem verirdim, bir o! Bir de Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarını okuyuşlarım, 30’lu yaşlarımda.
Bir şiir:
Resim
İlk resmini görmüş, beğenmiş
bundan sonra onunlayım demiş içinden.
Karşılaştıklarında bir bakmış ona,
her yanı sarmış sarmalamış aşk
Dünyasına dalmış, kıpırdayamamış, karışmış
bir tespih tanesinin uğurunda kaybolmuş
Farkına varmış, yeryüzünde
ne çok sevecek şey olduğunun.
Bu arada, “yazdığın yazıya karışıp kaybolma vakti” var, gerçekten! Yayınladıktan sonra artık sana ait olmadığını fark ediyorsun yazının. İçinde yitip gidemiyorsun yeniden okurken…

Sevgiyle,

S.

Not- Şiir, Hareler kitabımda yayınlanmıştır.

Betül Avunç’a.

Yine

Yürüdüm. Yürüdüm.
Televizyonda gazeteci Mehmet Barlas ile Prof. Dr. Nurhan Atasoy’un konuşmasını dinledim, gözlerim yarı kapalı… Sanat tarihçisi Atasoy, Osmanlı padişahlarının takıp takıştırmaya ne denli önem verdiğinden bahsetti.
Yorgun hissediyordum, uyumak istedim. Sabahsa beş idi uyandığımda. Yavrum, yeni yatacaktı. Biraz daha uzanıp altı gibi kalktım.
Dünkü yazılarımı okudum, birkaç yere takıldım. Düzelttim.
Sıcak bir gün olacak yine sanırım.
Bulaşık makinesini çalıştırdım, kirli tabak-çanak birikmiş yine.
Kuş sesleri, cıvıl cıvıl… Tüm hayatımızı kaplıyor. Ne şahane ki kuşlarla yaşıyoruz!
Atletime tutturduğum çengelli iğneye takılı nazar boncuğunu aradım, kaybetmişim; bir yerimize batmadan iğnesi, çıksa bulunduğu yerden. Derken… Buldum! Başucu kitabımın üzerine bırakmışım.
Nazar boncuğunu bulamayınca yavrumun bir doğum günümde hediye ettiği gümüş hazneli nazar boncuklarından oluşan bilekliğimi taktıydım demin, beyaz kayışlı saatimin yanına. Güzel durdular ikisi.
Bir hoşluk bu bence. Taktığında hem nazardan korunma hissi uyandırıyor hem harika duruyor: beyazlığın üzerinde mavi tonları, ışıltılı bir iğnenin ucuna takılı; parmakta bir yüzük, boncuklardan oluşmuş ya da bilekte, zincirde kolye olarak. Hayatı renklendiriyor.
Camı şekillendirmek hakikaten çok meşakkatli bir iş, yürek verip kotaranlara selam olsun!

KaleFoto.alıntıdır.

Neden

Koştum, baktım, yoktu
Yıllardır verdiğim mücadele
boşuna mıydı
Yine döndüm başa, ilk günlere
Yeni biçemler gerek,
acıyı dindirmek için. Zor olsa da
Kalıplara sığamayan kanayan yüreğim
sevdam hep sınanan
sığındığım insanlığım kınanan

Sebebi zulmün,
ruhta vahşetin tırmanışı..
kanatan…

Halbuki ne yüce gayem;
onurla sahip çıktığım bayrağı
devretme çabası içindeyim,
bir sonraki kuşağa
içinden çıkılmaz bir kaos içinde.

Ve bahar 6Foto.alıntıdır.

Rokalı Ev Böreği

Rokadan börek!
Hamurunda 3 su bardağı un, aldığı kadar su-zeytinyağı, tuz kullandığım böreğin iç malzemesi: 1 demet roka, 1 kase maydanoz, 1 kabak-1 patates-2 havuç rendesi, 5 adet taze soğan (veya doğranmış 1 kırmızı soğan), 150 gr lor peyniri, ¾ çay k. tuz, 1 çay k. karabiber, 1 çay k. k. pul biber, 1 çay k. fesleğen, 1 çay k. nane, bir tutam biberiye, ½ çay k. zerdeçal, ½ çay k. tatlı toz k. biber, ½ çay k. sumak.
4 yufka açılır; her biri yağlanır ve harcı konulup rulo yapılarak güller oluşturulur. Üzerine yağ sürülür. Yağlanmış tepsiye dizilir. 180 derece ısıtılmış fırında 1 saat kadar kızarana dek pişirilir.
Yanmaz tavada da yapılabilir. O zaman harcın paylaştırıldığı yufkalar zarf şeklinde katlanır. Yağlanmış ve kızdırılmış tavaya teker teker alınıp arkalı önlü çevrilerek kızartılır.
Yanına ayran yakışır. Hele çayla enfes…
Afiyet olsun.

Dipnot: Tava versiyonunda çiğ patates kullanılmaz.

IMG_0527-2